İran’ın hafta sonu İsrail’in güneyindeki Dimona kentine düzenlediği füze saldırıları, uzun yıllardır uluslararası tartışmaların odağında bulunan Negev Nükleer Araştırma Merkezi’ni yeniden dünya gündemine taşıdı. Saldırı, İran’ın Natanz nükleer tesisine yönelik bir saldırıya misilleme olarak gerçekleştirildiğini açıklamasıyla daha da kritik bir boyut kazandı. Dimona, İsrail’in nükleer kapasitesine ilişkin “stratejik belirsizlik” politikasının merkezinde yer alan bir tesis olarak biliniyor. İsrail, nükleer silahlara sahip olup olmadığı konusunda resmi bir açıklama yapmaktan kaçınırken, uluslararası çevrelerde ülkenin nükleer silah sahibi olduğu uzun süredir “açık bir sır” olarak değerlendiriliyor.
Saldırının ardından yeniden gündeme gelen Dimona tesisinin geçmişi, 1950’lerin sonunda başlayan inşa sürecine dayanıyor. Bu dönemde Fransa’nın tesise önemli teknik destek sağladığı, Norveç’in ise 1959 yılında İsrail’e 20 ton ağır su sattığı biliniyor. 1960 yılında ABD’nin İsrail Büyükelçisi Ogden Reid’in bölge üzerinde yaptığı uçuş sırasında tesisi fark ettiği, İsrailli yetkililerin ise yapıyı “tekstil fabrikası” olarak tanımladığı kaydediliyor. Bu durum, İsrail’in nükleer programını uzun yıllar boyunca gizlilik içinde yürüttüğüne işaret eden önemli bir örnek olarak değerlendiriliyor.
Uluslararası Fissil Maddeler Paneli’nin 2013 tarihli raporunda, Dimona tesisinde nükleer silahlar için plütonyum üretildiğinin genel kabul gördüğü belirtilmişti. Rapora göre bu plütonyum, doğal uranyumun ağır su reaktörlerinde işlenmesiyle elde ediliyordu. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2025 değerlendirmesi ise İsrail’in yaklaşık 90 nükleer başlığa sahip olduğu tahminini içeriyor. Bu tahminler, Dimona’nın İsrail’in nükleer kapasitesinin temelini oluşturduğu yönündeki uluslararası değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Dimona’nın dünya kamuoyunda en çok tartışıldığı dönemlerden biri, 1980’lerde tesiste çalışan teknisyen Mordechai Vanunu’nun sızdırdığı fotoğrafların Sunday Times’ta yayımlanmasıyla yaşandı. Bu görüntüler, tesisin nükleer silah üretimine uygun altyapıya sahip olduğunu ortaya koyarak İsrail’in nükleer programına ilişkin en somut kanıtlardan biri olarak kabul edildi. Uzmanlar, Dimona’nın yılda yaklaşık 10 nükleer bomba üretimine yetecek miktarda materyal sağlayabileceğini öne sürdü.
Tüm bu iddialara rağmen İsrail’in resmi tutumu değişmedi. 1960’lı yıllarda dönemin başbakanı Levi Eşkol’un “İsrail bölgeye nükleer silah getiren ilk ülke olmayacak” açıklaması, sonraki hükümetler tarafından da tekrarlandı. Eski Başbakan Binyamin Netanyahu da 2011’de yaptığı açıklamada bu politikanın sürdüğünü belirtmiş, daha sonraki bir konuşmasında ise İsrail’i tehdit edenlerin benzer bir tehlikeyle karşılaşacağını ifade etmişti.
İran’ın son saldırısı, hem bölgedeki askeri gerilimi hem de İsrail’in nükleer kapasitesine ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi. Dimona’nın hedef alınması, İran’ın İsrail’in nükleer programına yönelik stratejik bir mesaj verdiği şeklinde yorumlandı. Bu gelişmeler, Orta Doğu’daki güç dengelerinin hızla değişebileceğine işaret ederken, nükleer kapasite tartışmalarını da uluslararası güvenlik gündeminin merkezine taşıdı.
Kaynaklar
Uluslararası Fissil Maddeler Paneli (IPFM) 2013 Raporu
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) 2025 Değerlendirmesi
Sunday Times, Mordechai Vanunu ifşası
Cumhuriyet
Bloomberg HT
En Son Haber
Halk TV
Milliyet
Yeni Birlik Gazetesi